Yazılım Felsefesi Üzerine

Merhaba ey yazılım yolcusu…

Uzun zamandır, kafamın içinde sürekli kelimeler dolaşmakta bu yazıyı yazabilmek için… Herşeyin temeline, ‘önce’sine yazılım gözüyle bakabilmek ve gösterebilmek için. Aslında nasıl bir tarihi görev üstlendiğimizi anlatabilmek için.

Aslında, insanlığın yaratılışı ile başladı herşey. Yo hayır şaka yapmıyorum kesinlikle! Bu yazının içeriği size fantastik gelebilir belki. Ama kendinizi bana bırakın, bırakın ve “kelimelerin götürdüğü yere” gidelim. Dediğim gibi ilk insan yaratıldığında ve hatta tam olarak iki insan arasında ilk “diyalog” kurulduğunda başladı evrim. Bu iletişim, yani ses ile kurulan iletişim bir süre sonra, “tecrübeleri paylaşmak” için kullanılmaya başlandı. Haliyle aktarılan her tecrübe bilgi havuzunu dolduruyordu. Bu iletişim yolu doğal olarak, haberleşme ihtiyacını doğurdu. Süreç gittikçe hızlanıyordu. İnsanlık, “bilgilerini aktarmak için konuşuyordu”.

Fakat, bu doğrusal ve engelsiz bir süreç değildi. İcad edilen sözcükler, kulaktan kulağa yayılıyor, “dil” kavramı oluşuyordu. Ama bazen, aktarılan bilgi değişikliğe uğruyor ve sonraki kuşaklara bilgi aktarmak için kelimelerin yetersiz olduğu anlaşılıyordu. Sadece konuşmak yeterli değildi. Olayları, bu olaylardan nasıl etkilenildiğini, öncesinde ve sonrasında neler olduğunu kati ve değiştirilemeyecek şekilde çevresiyle ve geleceği ile paylaşmak arzusunda olan insan; konuşmanın dışında da iletişim yolları keşfetti. Dans, şarkılar, ezgi, heykel,resim gibi akılda ve zamanda daha kalıcı şeyler yapıyorlardı. Kısaca kültürler yaratılıyordu. Bunlardan belki de en çok tercih edileni, şimdi hiyeroglif adını verdiğimiz duvarlara resim yapmaktı. Böylece ata-çocuk sürecinde “öğreticilik” de başlamış oluyordu.

Tüm bunlar olurken, yine iletişim aracılığı ile toplu yaşama geçiş yapılıyor, örgütlenme ve bir arada yaşamak gibi sonuçlar ile süreci çok daha hızlandırıcı ortamlar yaratılıyordu. Artık iletişim kurmak, sadece iki kişi arasında olan birşey değildi. Çocuklara, büyükleri tarafından, toplu eğitimler veriliyordu. Ama bu bile yetersizdi. İnsanoğlu daha fazla bilmek arzusuna çoktan kapılmıştı. Her defasında çok daha fazla merak ediyor, bu merakı giderdiklerinde daha fazla bilgi paylaşmak için can atıyorlardı. Tüm bu tetikleme, döngüsel olarak üretimi arttırıyordu.

Kelimelerin ve doğal olarak bilgilerin artması ile, bu bilgilerin tamamının, insan hafızasında tutulması artık imkansızdı. Bu dönemde insanların, branşlaşmaya başlaması da bu duruma katkı sağlıyordu. Bilgiye, daha kolay ulaşılmalı hatta taşınabilir olmalıydı. İşte bu ihtiyaçlar nasıl olduysa “ses” ile “görüntüyü” bir araya getirmeyi başardı. Hiyerogliflerden esinlenerek, ağızdan çıkan her ses, çizilmeye başlandı. Artık, “harfler” keşfedilmişti. Şimdi artık, sadece bilgilerini değil, duygularını, hayallerini, aşklarını, rüyalarını da “yazmaya” başlamışlardı. Artık veriler gittikçe artıyor, mağara duvarları yerlerini sayfalara bırakıyorlardı. Aletler daha da küçülmüş, iki nokta arasındaki mesafe daha hızlı katedilmeye başlanmıştı. İletişim gücü, insandan insana olma sınırını aşıyordu. İnsandan hayvana, insandan bitkiye, insandan doğaya oluyordu şimdi. Yani, hayvanlar evcilleşiyor, bitkiler ise tarlalarda yerlerini alıyordu.

Yüzbinlerce yıl süren iletişim evrimi sonucunda insanlar mektuplaşıyor, birbirleriyle olan anlaşmalarını imza olarak belgeliyordu. Savaşları, acıları, zaferleri, felaketleri, çözüm yollarını daha sonraki kuşaklara kitap olarak bırakıyorlardı. İnsanların branşlaşması daha hızlanıyor, kimi insanlar kalemi üretirken, kimi kağıdı basıyordu. Herşey küçülüyordu ve parçalara ayrılıyordu yani. Derken, öyle bir noktaya gelindi ki, toplumun yalnızca aydın bir kısmını ilgilendiren “okuma” eylemi de yetmemeye başladı. İlk başta harfleri basitleştirip okuyan kitleyi arttırmayı hedeflediler. Başarılı da oldular ve insanlığın çok daha hızlı üretmesini sağladılar.Bilim, önündeki her engeli aşıyordu. Her alanda yeni kelimeler icad ediliyor, bu icatlar, varolan bilimsel kavramları daha da küçültüyordu.

Tüm bu “çığ etkisi”, yepyeni iletişim yöntemleri yaratıyordu aynı zamanda. Sesli iletişim, radyo ile çok daha geniş kitlelere ulaşarak, güncel ve haberdar olmanın önemini arttırıyordu. Kişiler, toplumlar ve ülkeler iletişime ne kadar hakimlerse, rekabet o kadar sertleşiyordu. Bu rekabet dürtüsü de, iletişim evriminin katalizörlerinden biri oluyor ve süreci daha da hızlandırıyordu. Radyolar ile sağlanan “monolog”, insanların diyalog kurma beklentisini arttırıyor; bu beklenti, telefonun icadını tetikliyordu.

Evrim süreci derinleştikçe derinleşiyordu. Örneğin, resim yapmak yerine fotoğraf çekiliyor, insanlar bu yeniliği henüz keşfettikten birkaç yıl sonra, kamera icad ediliyordu. Artık, sözlü iletişimin yanında görsel iletişim de mevcuttu. Bir zamanlar insanların hayatta kalabilmelerini sağlamak için kullanılan iletişim, şimdilerde milyonlarca iş için kullanılıyordu.

Radyo ve telefondan sonra televizyon da evlere giriyor, milyarlarca insan hem görsel hem de işitsel olarak, iletişim bombardumanına tutuluyordu. Yepyeni sektörler ortaya çıkıyor, kavramlar değişiyor, yeni sanat yaklaşımları ortaya çıkıyor mamafih bunların hiçbiri yeterli olmuyordu. Çünkü bu aletlerle kurulan iletişim tek taraflı yani monolog bir iletişimdi.

Kelimelerin hem yazılabildiği hem söylenebildiği, görüntülerin ve müziklerin yayımlanabildiği ve aynı zamanda da interaktif olan bir iletişim kanalına ihtiyaç vardı. Ve bu ihtiyaç, tam zamanında geldi: İnternet!

İlk yıllarında kimse bekliyormuydu bilinmez ama, yirmi yıl içinde internet, en kolay ulaşılabilen iletişim aracı olmayı başardı. Hem de diğer rakiplerinden (televizyon,radyo) daha yaygın bir biçimde. Milyarlarca web sitesi, milyonlarca sektör ve sonsuz ölçüde bilgi, artık resmen “parmaklarımızın ucunda”. Şimdi, dünya ile hiçbir yüzyılda olmadığı kadar iletişim içerisindeyiz. Evimizde mutfak masasının üzerinde, Çin’deki bir insanla WOW oynayabiliyor veya hobilerimiz hakkında binlerce kaynağa bir fare tıklamasıyla ulaşabiliyoruz. Bu, iletişim devriminin “Lale devri”nde yaşadığımızı da gösteriyor.

Peki, bütün bu evrim sürecinde, yazılımcı/bilişimci denen insan evladı nerede duruyor? Milyonlarca beyin tarafından yazılan milyarlarca satır kod ne kadar değerli?

Bizler (branşları ne olursa olsun bütün yazılımcılar), belki iddialı olacak ama, bu sürecin şimdiki yaratıcılarıyız. Ve biz yarattıkça, kod yazdıkça, ürettikçe, süreç de bizi yaratıyor olacak. Biz 1800’lü yıllarda radyo yapan insanlarız. Biz, ortaçağda ressamların ihtiyacı olan boyaları, fırçaları üreten insanlarız. Biz, kağıt ve kalem üreten insanlarız. Biz, o mağaralara hiyeroglif çizen insanlarla aynı görevi üstleniyoruz!

Ey yazılımcı! Bilinçli veya bilinçsiz olarak nasıl bir sürece katkıda bulunduğunun farkına var! Sen, gezegenin iletişimine katkıda bulunan adamsın. Bilgeliğini yaşa! Bu sürecin tüm sorumluğunu üstlenecek cesareti göster!

…Çünkü, ancak sen bunu yaptığında süreç bir adım sonraya geçebilir.

Türkay Ürkmez

Leave a Reply

11 Comments

  • Kafamızı kaldırıp büyük resmi görmek için iyi bir hatırlatma olmuş. Tebrikler.

    Merak ettiğim, konu seçimini nasıl yaptığınız. Veya şöyle sorayım; Yazının oluşmasına sebeb olan fikir ne idi ?

    Teşekkürler

    İyi günler

  • Hocam ne desem bilmiyorum ama o kadar eğitimden sonra yeni okuma fırsatı buldum ve bakış açım değişti.Klavyenizin tuşlarına sağlık 🙂

  • Muhammet Hezer

    Merhaba hocam,
    Okuduğum bu makale beni yaradılıştan bu güne kısa da olsa bir tura çıkardı.Yeni hedefler belirlerken artık bu makalede benim rota belirlemede kaynaklarım arasında olacaktır.

  • @Burç, bugün dünyada kimbilir kaç kişi, neden kod yazdığını dahi bilmiyor. Ve bu yüzden kendini geliştirmeyi tercih etmiyor. Ben açıkçası şunu söylemek istiyorum. Yaptığın her işe bir anlam yükle ve o anlama sahip çık. Aksi takdirde hayat bir loop’a girecek dostum.

  • bumbala

    hocam, ben ekmek parası için yazıyorum, bu da oldukça anlamlı değil mi ?

  • Sadece ekmek parası için kod yazmak zaten standart olanı. Oysa, o kodun birşeyleri değiştirebieceğine inanmak, mesleği çok daha kutsal bir hale getiriyor.

  • Melih Joe

    Biliyodummm 1 gün birisi çıkıp banada " follow the white rabbit " dicek 🙂
    Okudum anladım kavradım hocam. Ellerinize sağlık.
    Kısmet belki bi gün sizin kadar öğretici oluruz.
    Ama olay bellidir.
    The Matrix has you hocamm saygılar.

  • Burak

    Hocam işlerden fırsat bulup okuma imkanı buldum,gene yaratıcı düşüncelerinizi yazıya dökmeniz harika sizin gibi kişiler oldukça (sizin yeriniz çok ayrı) yazılım dünyası gelişmeye ve yazılımın keyifli bir eylem olduğunu hatırlatmaya devam edecektir.
    Saygılar

  • Hocam gene çok güzel bir yazı olmuş
    Gerçek yazılım sektöründeki hedefimsiniz hocam 🙂
    bu arada TUBITAK’dayım hocam bir ara yanınıza uğrıcam.

  • Burak Kıkrgül

    Murat’ı durdurun uluslararası çalışmaya başlamış 😀

  • Son zamanlarda okuduğum en güzel makale diyebilirim, bu tarz yol gösteren, düşündüren makaleler değil de yazı dizisi oluşturmak lazım diğer türlü tadı damakta kalıyor..